Kılıcın Gölgesinde Süryaniler
- 2 Ara 2025
- 6 dakikada okunur
Tarih kitapları I. Dünya Savaşı’nı cepheler ve antlaşmalar üzerinden yazar; ancak Doğu Anadolu ve Mezopotamya halkları için tarih, "O Yıl" (Shat’o) dedikleri 1915’te durmuştur. Süryaniler, yaşadıkları bu büyük felaketi ne "savaş" ne de "tehcir" kelimesiyle karşılarlar. Onlar bu sürece "Sayfo" derler. Aramice/Süryanice’de "Kılıç" anlamına gelen bu kelime, yaşananların doğasını tek başına özetler. Dönem her ne kadar ateşli silahlar dönemi olsa da Süryaniler, elinde tüfekleri olan merkezi bir ordunun değil ellerinde silah olarak kılıç balta gibi kesici ögeler buluunduran yerel Kürt aşiretlerinin hedefi olduğundan bu dönem Süryaniler tarafından Sayfo olarak adlandırılmıştır.
Osmanlı merkezi idaresi (Bab-ı Ali) için 19. yüzyılın sonu paranoyalar çağıydı. Ermeniler, Hınçak ve Taşnak örgütlenmeleri ve Rusya ile olan flörtleri nedeniyle doğal olarak "baş düşman" olarak görülüyordu. Ancak Süryanilerin (Keldaniler, Nasturiler, Yakubiler) bir bağımsızlık talebi veya düşman devletler ile ilişkileri yoktu bu nedenle Osmanlı hükümeti nezdinde Ermeniler ile aynı konumda değillerdi. Siyasi bir "Süryanistan" talepleri yoktu.
Devletin otoritesi, Doğu vilayetlerinde sadece harita üzerindeydi. Fiili güç, Sultan’ın değil, dağların hakimi olan aşiret reislerinin ve şeyhlerin elindeydi. I. Dünya Savaşı ile birlikte düzenli ordunun Batı ve Kafkas cephelerine çekilmesi, Doğu’da korkunç bir "otorite vakumu" yarattı. Bu boşlukta, Hamidiye Alayları geleneğinden gelen silahlı Kürt aşiretleri, hem "Cihat" fetvasının manevi kalkanını hem de bölgede Ermeni çetecilerin oluşturduğu Hristiyanlara karşı olan olumsuz olan bakış açısının yarattığı puslu havayı, Süryani köylerine çökmek, topraklarını gasp etmek ve ganimet toplamak için bir fırsat bildi.
Mardin ovasındaki savunmasız köylülerin aksine, Hakkari’nin sarp ve geçit vermez dağlarında yaşayan Nasturiler, bölgedeki Kürt aşiretleri gibi silahlı, örgütlü ve savaşçı bir yapıya sahipti. "Aşiretler Konfederasyonu" şeklinde yaşayan Nasturiler, Patrik Mar Şimun’un hem dini hem dünyevi liderliği altındaydı. Nasturi Suryanilerini Mardinin Keldani Süryanilerinden ayıran bir diğer durum ise Nasturilerin Ruslarla ve İngilizlerle işbirliğine gitme durumuydu. Türklere karşı cephe almaları, Hakkari’de 1850’lerde kürt aşiretleri ile girdikleri mücadeleler sonucu zaten zayıflamaya başlayan Süryani nüfuzunu tamamen yok edecekti.
1915’te Hakkari, vahşi bir iç savaşa sahne oldu. Rus ordusunun ilerleyişiyle cesaretlenen Nasturiler, Osmanlı’ya vergi vermeyi reddedip dağlara çekildi. Vali Cevdet Bey’in emriyle bölgeye giren Osmanlı birlikleri ve onlara eşlik eden Kürt aşiretleri ile Nasturiler arasında kanlı çatışmalar başladı.
Nasturilerin Hakkari’den sürülüp bugünkü İran sınırındaki Urmiye bölgesine sıkışmasıyla trajedinin ikinci perdesi açıldı. Burada, Süryani tarihinin en büyük kırılma noktalarından biri olan "Köhneşehir (Salmas) İhaneti" yaşandı (Mart 1918).
Kürt aşiret reisi Simko Şikak (İsmail Ağa), Nasturi Patriği Mar Şimun Benyamin’i "barış ve ittifak görüşmesi" bahanesiyle çay içmeye davet etti. Mar Şimun, yanındaki 150 süvarisiyle birlikte dostane bir niyetle Simko’nun konağına gitti. Görüşme olumlu geçmiş gibi göründü; ancak Mar Şimun konaktan çıkıp atına binmek üzereyken, Simko’nun önceden çatılara yerleştirdiği keskin nişancılar ateşe başladı. Patrik ve korumaları oracıkta katledildi. Tarihçiler, Simko’nun Patriği uğurlarken elini sıktığını, ancak arkasını döndüğü an işareti verdiğini yazar. Simko, bu dönemde ne İran ne de Osmanlı/Türk otoritesini tanıyor, bölgede adeta bağımsız bir krallık sürüyordu. Savaşın bittiğini sanarak İran’daki köylerine veya Hakkari sınırına dönmeye çalışan savunmasız Süryani sivil konvoyları, Simko’nun adamlarının bir numaralı hedefiydi. Bu saldırılar askeri bir amaçtan ziyade, tamamen ganimet ve etnik temizlik motivasyonu taşıyordu. "Yol güvenliği" kavramının olmadığı bu yıllarda, binlerce Süryani mülteci, henüz evlerini göremeden dağ geçitlerinde katledildi. Simko’nun yarattığı bu terör dalgası, bölgedeki Hristiyan varlığını İran içlerine ve Irak’a doğru süpürdü. Simko’nun yarattığı bu terör ortamı ve Süryani Patriğine ihaneti, Nasturi aşiretlerinde büyük bir infial yarattı. Ağa Petros (Petros Elia), öncülüğünde intikam yemini eden Nasturi savaşçıları (Tiyariler ve Cilolular), misilleme olarak bölgedeki Kürt köylerine baskın düzenledi. Kaynaklara ve yerel anlatılara göre, bu misilleme sırasında aralarında sivil, kadın ve çocukların da bulunduğu iddia edilen yaklaşık 1000’e yakın Kürt, Nasturiler tarafından kurşuna dizilerek veya kılıçtan geçirilerek infaz edildi. Mar Şimun Benyamin’in öldürülmesi sonucu lidersiz kalan Nasturi aşiretleri paniğe kapıldı ve İngilizlerin vaatlerine güvenerek Irak’a doğru, binlercesinin yolda öleceği ve bir daha dönemeyecekleri İngiliz hakimiyetinde olan bölgelere doğru göçe başladı. Bu durum sonucu Hakkari civarında süryani nüfuzu yok olmuş ve Hakkari büyük ölçüde boş kaldı. Simko, İran’da yeni kurulan Rıza Pehlevi hükümetine karşı defalarca ayaklanmış olsa da her seferinde yenilmiş ve Türkiye Irak gibi komşu ülkelere sığınmak zorunda kalmıştır. 1930 yılında Pehlevi hükümeti tarafından affedilmek için Tebriz’e çağrılmış ve bir törenle karşılanmıştır. Ama yıllar önce Süryani patriğine kurduğu tuzağa benzer bir tuzağa kurban gitmiş, tören sonrası oğlu ile beraber Pehlevi hükümeti tarafından öldürülmüştür.
Tur Abdin (Mardin) bölgesinde ise savaş değil, saf bir trajedi vardı. Süryanilerin "İkinci Kudüs"ü sayılan, 4. yüzyıldan beri ayakta duran Mor Gabriel Manastırı (Deyrulumur), tarihinin en karanlık günlerini yaşadı. Bölgedeki otorite yetersizliği ile manastır, çevredeki Kürt aşiretlerin kuşatması altında kaldı. Manastırın içindeki rahipler, diyakoslar ve oraya sığınmış yüzlerce sivil savunmasızdı. Saldırgan Kürt milisler manastıra girdiğinde sadece insanları öldürmekle kalmadılar; Süryani hafızasını da yok etmeye çalıştılar. Paha biçilemez el yazması İnciller parçalandı, azizlerin kemikleri mezarlardan çıkarılıp etrafa saçıldı. Katliamdan sonra manastır işgal edildi. Yüzyıllarca duaların yankılandığı kilise koridorları, yerel Kürt ağalarının hayvanlarını bağladığı ahırlara dönüştü. Rahiplerin odaları, aşiret reislerinin konaklama yeri oldu. Manastırın bu işgal altındaki hali, 1919 yılına kadar sürdü. Süryaniler için Mor Gabriel’in düşüşü, sadece bir binanın kaybı değil, Tanrı’nın bile onları terk ettiğinin bir işareti gibiydi.
Daha öncesinde de bahsettiğimiz gibi Hakkari ve çevresindeki Nasturiler silahlı iken Mardin ve Midyat civarında bulunan Süryaniler silahsızdılar. Ama bölgede tansiyon yüksekliği, Ermeni çetelerinin bölgedeki müslüman köylerini basması, silahsız olan Süryani köylerini hedef haline getirdi. Tüm bu yıkımın ortasında, Midyat’ın Aynvert (Gülgöze) köyü, direnişin ve onurun sembolü olarak parladı. Köy, adeta doğal bir kale gibiydi; taş evler birbirine tünellerle bağlıydı, su sarnıçları doluydu ve köyün etrafı yüksek duvarlarla çevriliydi.
Aynvart çevresindeki Hristiyan köylerine yaklaşan Kürt milislerin haberini alan çevre köylerdeki (hatta bazı Ermeni köylerindeki) yaklaşık 6-7 bin sivil, can havliyle Aynvert’e sığındı. Köyün lideri Mesut, sivil halkı organize etti. Eli silah tutan herkes surlara çıktı, kadınlar çatılara taş yığdı. Kürt aşiretlerinin düzensiz birlikler köyü kuşattığında, karşılarında teslim olan bir halk değil, ölümüne savaşan bir ordu buldu.
Kuşatma yaklaşık 60 gün sürdü. Dışarıdan gelen saldırılar, Aynvert’in kalın taş duvarlarında eridi. İçeride erzak bitiyor, hastalıklar başlıyordu ama kapılar açılmadı. Süryaniler, kilise çanlarını susmadan çalarak hem morallerini yüksek tuttular hem de düşmana "Buradayız, öleceğiz ama teslim olmayacağız" mesajı verdiler. Kürt aşiretleri, topçu desteği olmadan köyü düşüremeyeceklerini anlayınca, araya giren Şeyhlerin (özellikle Şeyh Fethullah’ın) aracılığıyla bir mütareke yapıldı. Aynvert, hiçbir köylüye dokunulmayacağı karşılığında şartlı bir şekilde teslim olarak silah bıraktı ve içindeki binlerce insanın hayatı kurtuldu. Bu direniş, Tur Abdin Süryanilerinin tamamen yok olmasını engelleyen en kritik olaydı.
Mondros Antlaşması ile 1. Dünya Savaşı Osmanlı İmparatorluğu için fiilen sona ermişti. Bu dönemden sonra kimin nerde yaşayacağına itilaf devletlerinin karar vereceği bir dönem başlıyordu. Mondros Mütarekesi’nin ardından, Irak’taki İngiliz kamplarına (Bakuba) sığınmış olan on binlerce Hakkari kökenli Nasturi için tek bir hayal vardı: Ata topraklarına, o sarp dağlara geri dönmek. Bu hayalin liderliğini, I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı’ya karşı savaşmış ve İtilaf Devletleri tarafından "General" unvanı verilmiş olan Ağa Petros üstlendi.
1920 sonbaharında, İngilizlerin de zımni desteğiyle (veya göz yummasıyla) Ağa Petros komutasındaki yaklaşık 8.000 kişilik Nasturi ordusu, Irak sınırından Türkiye’ye doğru, "Vatanı Geri Alma" harekâtını başlattı. Hedef netti: Kürt aşiretlerinin kontrolüne geçen Hakkari ve çevresini askeri güçle geri alıp, bağımsız veya otonom bir "Asur-Keldani" yapısı kurmak. Ancak dağların dengesi değişmişti. Karşılarında, yeni ele geçiridikleri toprakları kaptırmak istemeyen ve Ankara Hükümeti ile dirsek temasında olan güçlü Kürt aşiretleri (özellikle Barzaniler, Surchiler ve Zibari aşiretleri) vardı. Çatışmalar çok sert geçti. Nasturi birlikleri başlangıçta bazı bölgelerde ilerlese de, kış şartlarının bastırması, lojistik desteğin kesilmesi ve en önemlisi Nasturi liderliği (Patrik ailesi ile Ağa Petros) arasındaki iç çekişmeler, bu harekâtı bir felakete sürükledi. Binlerce kayıp verildi. Ağa Petros’un yenilgisi, Hakkari Süryanileri için tarihin sonuydu; dağlarına dönüş kapısı yüzlerine tamamen kapanmıştı.
Mardin ve Tur Abdin bölgesinde ise dinamikler farklıydı. Güneyde Suriye’yi işgal eden Fransızlar, Mardin’e kadar nüfuz etmeye çalışıyordu. Bu durum, bölgedeki Süryanileri iki ateş arasında bıraktı. Bazı Süryanilerin Fransızları "kurtarıcı" olarak görmesi, Milli Mücadele yanlısı Kürt aşiretleri ve yerel milisler nezdinde onları "işbirlikçi" konumuna düşürdü. Bu otorite boşluğunu fırsata çeviren Kürt eşkıya liderlerinden Ali Batı, Midyat ve çevresinde bir korku imparatorluğu kurdu. 1919 ve 1920 yılları boyunca Ali Batı, Süryani köylerine baskınlar düzenledi, keyfi infazlar yaptı ve ağır haraçlar topladı. Ankara Hükümeti'nin henüz tam kontrolü sağlayamadığı bu dönemde, Süryaniler için tek seçenek ya bu ağır haraçları ödemek ya da Fransız mandasındaki Suriye’ye (Kamışlı hattına) kaçmaktı. Bugün Suriye’nin kuzeyindeki yoğun Süryani nüfusunun temelleri, işte bu "kaçış" yıllarında atıldı.
Tüm bu kaosun ortasında, Şırnak’ın İdil (o zamanki adıyla Hazak/Azakh) ilçesindeki Süryaniler, 1915’te başlayan direniş geleneğini 1919 sonrasında da sürdürdü. Etrafı Kürt aşiretlerle çevrili olan bu yerleşim yeri, silahlı nöbetçileri ve kale gibi korunan mahalleleriyle, aşiret saldırılarına karşı "girilemez bölge" statüsünü korudu. Lozan görüşmeleri sürerken dahi İdil’de yer yer çatışmalar yaşanıyor, halk silahını elinden bırakmıyordu.
1915’ten önce bölgede demografik ve iktisadi olarak ağırlığı hissedilen o canlı Süryani nüfusu, Sayfo olayları nedeniyle öyle dramatik bir şekilde erimişti ki, Lozan’daki müzakerelerde "önemli bir azınlık grubu" olarak dahi görülmediler. Rumlar ve Ermeniler, nüfus mübadelesi veya azınlık hakları başlıklarında hararetli tartışmalara konu olurken; Süryaniler, sayısal varlıkları neredeyse tükenme noktasına getirildiği için "yok hükmünde" sayıldılar. Lozan Antlaşması’nın metinlerinde "Gayrimüslim azınlıklar" tabiri geçse de, siyasi pratikte Süryaniler bu şemsiyenin altında görünmez, sahipsiz ve sesini duyuramayacak kadar cılız bir topluluk olarak kaldılar.
Antlaşmalar imzalanıp sular durulmaya başladığında, dağlara kaçan, mağaralarda saklanan veya Suriye sınırından geri dönmeye çalışan Süryani mülteciler için trajedinin ikinci perdesi başladı. Canlarını kurtarıp köylerine dönmeyi başaranlar, bıraktıkları evleri ve tarlaları yerinde bulamadılar.
Manzara korkunçtu: Süryanilerin yüzyıllardır ekip biçtiği verimli araziler, bağlar ve özenle inşa ettikleri taş evler, otorite boşluğundan yararlanan Kürt aşiretleri tarafından işgal edilmişti. Geri dönen bir Süryani için artık kendi evinin kapısı yüzüne kapanmıştı. Tapulu arazilerinde başkaları ekin ekiyor, kiliselerinin avlusunda başkalarının hayvanları otluyordu.




Yorumlar