Komşu ile Adalar Sorunu
- Onur Güner
- 13 Ağu
- 4 dakikada okunur
Ege Denizi’ndeki adaların statüsü, Yunanistan’ın bağımsızlığını ilan ettiği günden beridir Türkiye ile Yunanistan arasındaki en tartışmalı konulardan biri olmuştur. Lozan ve Paris antlaşmalarıyla silahsız kalması şartıyla Yunanistan’a devredilen bazı adalar, özellikle son yıllarda yoğun şekilde silahlandırılıyor. Yunanistan bu adalara hem askeri birlikler hem de zorunlu askerlik kapsamında vatandaşlarını yerleştirirken, Türkiye bu durumu uluslararası hukukun açık ihlali ve kendi güvenliğine yönelik bir tehdit olarak değerlendiriyor. Hukuki dayanakları, tarihsel gelişmeleri ve bugüne yansımalarıyla bu mesele, yalnızca iki ülke arasında değil, tüm bölgeyi ilgilendiren bir kriz başlığına dönüşmüş durumda
Adaların kaderini belirleyen süreç, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarından biraz önceye dayanır. 1912’de İtalya ile imzalanan Uşi Antlaşması gereği Adalar geçici süreliğine İtalya’ya verilmişti ancak bu geçici süre ilanihaye bir hale bürünmüş ve günümüze kadar devam eden anlaşmazlıkların ilk adımı olmuştur. Akabinde imzalanan 1923 Lozan Barış Antlaşması ise Türkiye ve Yunanistan arasında sınırları ve egemenlik alanlarını belirleyen temel metindir. Midilli, Sakız, Susam ve Ikarya gibi Anadolu kıyılarına yakın adalar Balkan Savaşları sırasında Yunan hakimiyetine geçmiş olsa da Lozan antlaşması ile bu adalar resmi olarak Yunanistan’a bırakılmıştır, ancak bu adaların gayri askeri statüde olması, yani silahlandırılmaması şart koşulmuştur. Lozan’ın 13. maddesi, Yunanistan’ın bu adalarda yalnızca sınırlı sayıda jandarma ve polis gücü bulundurabileceğini açıkça belirtir. Balkan Savaşları sırasında geçici olarak İtalya’ya bırakılan Oniki ada ise Türkiye’nin taraf olmadığı 1947 Paris Barış Antlaşması ile İtalya’dan Yunanistan’a devredilmiş ve Oniki Ada için de benzer bir şart konmuş, bu adaların “daimî olarak askerî bakımdan tarafsızlaştırılması” kararlaştırılmıştır. Ancak tarih boyunca olduğu gibi, yazılı kurallar ile fiili durumlar çoğu zaman örtüşmemiştir. Yunanistan, özellikle 1950’li yıllardan itibaren bu adalarda askerî mevcudiyetini arttırmaya başlamış, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın ardından ise bu faaliyetlerini neredeyse aleni hale getirmiştir. Bugün gelinen noktada, Ege’deki birçok ada, Yunan askerî üsleri, radar sistemleri, topçu bataryaları ve hava savunma sistemleriyle donatılmıştır. Dahası, Yunanistan, zorunlu askerlik kapsamında vatani görevini yapmakta olan vatandaşlarını doğrudan bu adalara konuşlandırmakta ve adaları, sınır karakolu mantığıyla askerî bölgeye dönüştürmektedir. Yani yalnızca profesyonel birliklerle değil, zorunlu hizmetini yapan askerlerle de bu askeri varlık desteklenmektedir.
Peki bu durum nasıl mümkün olmuştur? Neden uluslararası hukuk bu ihlalleri önleyememektedir? Aslında cevap, 1930’lu yılların kırılgan jeopolitik dengelerinde yatıyor. 1936 yılında Almanya, Versailles Antlaşması’nın hükümlerine rağmen Rheinland’ı yeniden silahlandırdı. Fransa ve İngiltere ise bu açık ihlale sessiz kaldı. Aynı yıl Türkiye, Lozan Antlaşması’ndaki Boğazlar rejimini değiştirmek üzere Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni imzaladı. Bu sözleşme ile Boğazların kontrolü yeniden Türkiye’ye geçti ve Türkiye Boğazlar bölgesini silahlandırma hakkı kazandı. Dikkat çekici olan şu ki hem Almanya’nın Rheinland’a asker göndermesi hem de Türkiye’nin Montrö ile Boğazlar’ı silahlandırması, o dönemde büyük devletler tarafından geniş ölçüde hoş görülmüştü. Çünkü artık dünya yeni bir savaşa doğru ilerliyordu ve her devlet, kendi güvenlik çemberini yeniden tanımlamakla meşguldü. Yunanistan da bu konjonktürel gevşekliği fark etti. 1930’lu yılların sonunda hem Avrupa’da artan silahlanma hem de Türkiye’nin Montrö ile elde ettiği kazanımlar, Yunanistan’ın da Ege’de daha aktif davranmasına zemin hazırladı. Önce sınırlı, sonra giderek artan bir şekilde adalarda askeri tedbirler alındı. Bu adımlar, büyük devletler tarafından fazla önemsenmediği için uluslararası hukukta ciddi bir takip süreci de işlemedi.
Bugün ise Türkiye, bu durumu kabul edilemez bulmakta ve uluslararası platformlarda gündeme getirmektedir. Türk tezine göre, adaların silahlandırılması yalnızca antlaşma ihlali değil, aynı zamanda egemenliği tartışmaya açan bir unsur haline gelmiştir. Çünkü bu adaların Yunanistan’a devri, gayri askeri kalmaları şartına bağlıdır. Bu şartın ortadan kalkması, Türkiye’ye göre adaların statüsünü de hukuken tartışmalı hale getirir. Kaldı ki, Türkiye yalnızca metinlere dayanmamaktadır. Coğrafi yakınlık, stratejik tehdit algısı ve bölgesel güç dengeleri gibi unsurlar da Türkiye’nin bu konudaki hassasiyetini beslemektedir.
Yunanistan ise bu eleştirilere karşılık olarak kendini savunma hakkına vurgu yapmaktadır. Türkiye’nin Ege kıyılarına yerleştirdiği askerî birlikleri ve yürüttüğü deniz tatbikatlarını gerekçe gösteren Yunan yetkililer, silahlandırmayı “önleyici bir tedbir” olarak sunmaktadır. Ayrıca, Paris Antlaşması’na Türkiye’nin taraf olmamasını, bu hükümlerin Türkiye’ye karşı ileri sürülemeyeceği şeklinde yorumlamaktadır. Ancak bu yorum, uluslararası hukukta genel kabul gören “erga omnes” yani tüm devletleri bağlayan yükümlülükler ilkesine aykırıdır. Bir antlaşma tarafı olunmasa bile, eğer orada belirli bir silahsızlık durumu tanımlanmışsa ve bu durum bölge güvenliğini doğrudan ilgilendiriyorsa, ilgili devletlerin bu konuda söz hakkı olması kaçınılmazdır.
Yunanistan’ın adaları silahlandırması, Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde kriz yaratmaya devam etmektedir. Özellikle son yıllarda Türkiye, bu ihlalleri Birleşmiş Milletler’e ve uluslararası kamuoyuna daha sistematik biçimde taşımaktadır. 2022 yılında Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Yunanistan’a gönderdiği resmi nota ile Lozan ve Paris Antlaşmaları’nın ihlal edildiğini ve bu durumun adaların statüsünü tartışmalı hale getirdiğini ilan etmiştir. NATO ve AB gibi kurumlar bu ihtilafta açık bir taraf olmaktan kaçınmakla birlikte, genellikle Yunanistan’a daha yakın durdukları gözlemlenmektedir. Bu ise Türkiye açısından stratejik bir rahatsızlık yaratmakta; bölgesel istikrarsızlığa yol açmaktadır.
Ege Adaları’nın silahlandırılması meselesi, yalnızca Türkiye-Yunanistan ilişkilerini değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz’deki güç dengelerini ve NATO içi uyumu da etkileyen çok boyutlu bir krizdir. Uluslararası hukuk açısından bakıldığında, Yunanistan’ın bu adaları silahlandırması hem Lozan hem de Paris antlaşmalarına açıkça aykırıdır. Meşru müdafaa iddiaları ise, söz konusu adaların askerden arındırılmasını emreden açık ve bağlayıcı antlaşma hükümleri karşısında yetersiz kalmaktadır. Yunan Hükümetinin bu tavırları Batı’nın uluslararası hukuka aykırı gördüğü Çin’in Hong Kong bölgesini silahlandırması ile eşdeğerdir ama Yunan tarafına çifte standart uygulanmaktadır.
Bu bağlamda Türkiye’nin tezi hem uluslararası hukuk hem de tarihsel haklılık açısından güçlüdür. Ancak mevcut uluslararası sistemde, haklı olmak çoğu zaman yeterli olmamaktadır. Dolayısıyla Türkiye, bu konuyu yalnızca hukuki değil, aynı zamanda diplomatik ve stratejik bir zeminde takip etmeli; çok taraflı iş birliklerini güçlendirerek uluslararası toplumun desteğini kazanmaya çalışmalıdır.







Yorumlar