top of page

CARL SCHMITT ve EGEMENLİK KAVRAMI

  • Yazarın fotoğrafı: Onur Güner
    Onur Güner
  • 5 Ağu
  • 5 dakikada okunur

Ünlü Alman filozof Carl Schmitt’in düşün ve yazın hayatında büyük kıymet verdiği ‘’Egemenlik’’ kavramını, kendisinin ve diğer düşünürlerin bakış açılarıyla ele alınacağı bu yazıda ‘’Egemenlik’’ kavramının ekonomi, hukuk, din vb. normatif değerlerle olan ilişkisine yönelik değerlendirmeler bulunmaktadır. Carl Schmitt, bir anayasa hukukçusu ünvanına sahip olmakla birlikte siyaset felsefesi üzerine yaptığı dost-düşman ayrımı, siyasal ve egemenlik kavramları ile de adından söz ettirmeye günümüzde de devam etmektedir.


Carl Schmitt’in yazıya çevirdiği düşün hayatında şiddet, hak ve güç kavramları temelinde büyük yer tutmakla birlikte siyasal, devlet ve hukuk olguları ile sosyoloji, teoloji ve felsefe gibi bilimsel disiplinler de büyük önemlere haiz bulunmaktadır. Örneğin, din ve siyasetin ilişkisel boyutlarını birlikte değerlendirdiği Siyasi İlahiyat Egemenlik Kuramları Üzerine 4 Bölüm adlı kitabı hem teoloji hem de siyaset bilimi üzerine önemli çıkarımlar ve yorumlar içermektedir. Yazının odak noktası olan ‘’Egemenlik’’ kavramını Carl Schmitt başta olmak üzere tarihsel ve diğer düşünürlerin bakış açıları ölçeğinde değerlendirmeye geçmeden önce kavramın tanımını yapmak gerekmektedir.

ree

Egemenlik kavramı siyaset felsefesinin en önemli ve başat mesele ve kavramlarından biri olarak öne çıkmaktadır. Kavramın tanımı, sınırlamaları, çerçevesi, kaynağı ve işlevi gibi başlıklarda filozoflar ve düşünürler tarih boyunca çeşitli görüşler öne sürmüş ve halen sürmeye devam etmektedir. Yazıda ele alınacak odak tanımlama girişiminin sahibi olan Carl Schmitt, egemeni kriz anlarında ortaya çıkan ve olağanüstü hale karar veren olarak tanımlamaktadır. Schmitt, düşüncesinin ve tanımlamasının temeline aldığı bu olağanüstü hale karar vericilik rolüyle aslında modern liberal egemenlik ve politik süreçlere yönelik eleştirisini de okurlarına aktarmaktadır. Egemenin karar verdiği olağanüstü halin yanı sıra istisnai durumlara yönelik de normatif ve hukuksal bir dayanak bulunma zorunluluğuna gerek olmadığını ifade etmektedir çünkü sadece egemenin verebileceği bu kararlar müzakere edilemez ve sorgulanamaz. Carl Schmitt, liberal demokrasi kuramında yer alan hukukun üstünlüğü ve önceliğinin yanı sıra tüm paydaşların eşit temsili doğrultusunda ortaya çıkan çoğunlukçu anlayışı da reddetmektedir. Schmitt’e göre liberal demokrasiler kriz anlarında yetersiz ve etkisiz kalmaktadır. Öte yandan, kendi düşüncesinde egemen, mevcut bulunan kriz anının getirdiği bir durum olarak halkına karşı sorumluluklarının bittiği bir ortamda hareket etmekte ve irade göstermektedir. İnsanı güvenilmez, tehlikeli ve kötü olarak değerlendiren Schmitt, bu kötü özelliklere sahip olmayan egemenin kriz anlarında tek başına hareket etmesinin önemini vurgulamaktadır. Schmitt’in dünyasındaki egemen kavramı, Egemenin kriz anlarında ortaya çıkan bir aktör olması dışında Thomas Hobbes’un Leviathan eserindeki egemen anlatısıyla yakınlık taşımaktadır. Hobbes’a göre sosyal sözleşme ve insanların haklarından ve mülkiyetlerinden Leviathan’a devretme usulüyle vazgeçmeleri sonucunda ortaya getirilen egemen mutlak bir güçle donatılmıştır ancak bu mutlak güç, bireyler tarafından egemene bahşedilmiş olarak tanımlanmaktadır. Öte yandan, Leviathan’daki egemen rolü sürekli barış ve düzeni sağlayıcı bir vazifede konumlanmışken; Schmitt’in egemen rolü olağanüstü hale ve savaş durumuna karar verici bir yetkide konumlanmaktadır. Carl Schmitt’in bu noktada ünlü Alman filozof Hegel ile de benzer düşünceleri taşıdığı görülmektedir. Hegel’e göre, savaş zorunlu bir durumdur ve bireylerin sözleşme toplumunda, şahsi menfaatlerinden vazgeçmelerini sağlamaktadır. Dost ve düşman ayrımını işlevsel kılan faydalarından biri olarak, ‘’Bir bağın ya da ayrılığın, bir birleşme ya da ayrışmanın en uç yoğunluk derecesi’’ tanımını ifade etmektedir. Hegel’in savaş ve Schmitt’in dost-düşman ayrımı tanımları bir ötekiye veya düşmana karşı verilen mücadelenin toplumu çürümek ve ayrışmaktan koruyacağı düşüncesi etrafında şekillenmektedir. Bu noktadan hareketle her iki düşünürün de dışlama temelli güvenlik yaklaşımına sahip olduğu söylenebilmektedir. Carl Schmitt devletin bir irade ile düşmana karşı koruma sağladığını ifade etmekte ve düşmanı belirleme ile koruma iradesini gösterme faaliyetlerinin ‘’Egemen’’ tarafından gerçekleştirildiğini ifade etmektedir. Öte yandan, iradenin, egemenin kim olduğunu gösteren öncül bir konuma sahip olduğuna da dikkat çekmektedir. Bir sistem kurma anlamına gelen siyasal kavramının ortaya koyduğu iradenin, bir toplumun en değerli ve üstün çıktısı olduğu konusuna müzakere edilemez bir önem atfeden Schmitt’e göre bir dünya devletler anlamında universum bir yapıya haiz bulunmamaktadır. Bu noktada Schmitt liberalizmin, ekonomi temelli düşmanı rakip ve siyaset temelli düşmanı muhalif yapmak başta olmak üzere getirdiği çoğulcu, hukukun üstünlüğü, güçler ayrılığı ve seçimler gibi ilkelerle toplumları depolitizasyon sürecine soktuğunu öne sürmekte ve bunu şiddetle eleştirmektedir. Schmitt’e göre yasayı yapanın aynı yasayı kaldırma ve egemeni bu yasaya uymaya zorlayıcı gücü olması nedeniyle egemenin pratik bir uygulama kimliğine haiz olmak yerine soyut bir kavrama evrildiğini ifade etmekte ve buna karşı çıkmaktadır. Öte yandan, John Locke’un, insanların bireysel hak, özgürlük ve menfaatlerini koruyabilmek amacıyla kurdukları hükümete devrettikleri yetkileri doğrultusunda egemenliğin sınırlı ve halkın doğal haklarını hiçbir şartta çiğneyemeyeceği görüşü neticesinde Carl Schmitt ile farklı bakış açısında bulunduğu görülmektedir. Bunun yanı sıra, halkın, menfaatlerini ve güvenliğini sağlayamaması gerekçesiyle bir egemene direnme ve onu değiştirme hakkı olduğu fikri John Locke’un egemenden üstün olan bir halk kitlesi gerçekliğini savunduğunu gözler önüne sermekte ve egemenliği istisnai durumlara karar veren en zirve konum olarak nitelendiren Schmitt ile arasındaki farkı belli etmektedir. Öte yandan, Hans Kelsen’in hukuki normativizmi ile de benzer bir ayrılığı bulunan Carl Schmitt, Kelsen’in hukukun bütünlüğünü koruyan temel norm kuramında yaptığı gibi hukuku öncelemek yerine siyaseti hukukun ön koşulu ve egemenliği de siyasal karar alma kabiliyeti olarak tanımlamaktadır. Schmitt, düşün dünyasında egemenliği kriz anlarında siyasal ve hukukun kesişim noktasında ortaya çıktığını söylemekle birlikte hukukun olağan hallerde egemenliği görünmezleştirici bir konuma sahip olduğunu ancak olağanüstü hallerde egemenin varlığının yapısı gereği belirginleştiğini ifade etmektedir. Bu düşüncesinin bir nişanesi olarak egemenin siyasi varoluş ve olağanüstü haller durumlarında halkına karşı olan sorumluluklarının bittiğini ifade ederek egemenin sınırlanamazlığını ve hukuk düzenini askıya alabilirliğini ifade etmektedir. Bu noktada, liberal kuram temelli modern devletlerin egemenlik yetkisini güçler ayrılığına ve hukuk, din, ekonomi vb. yapılara kaptırması sonucunda siyasi otoritesinin zayıfladığını ve akabinde anarşinin ortaya çıkabileceğine dair düşüncelerini dile getirmektedir. Ek olarak, Schmitt, devletin siyasaldan sonra geldiğini savunmaktadır. Ayrıca bu siyasal alanı özerk bir yapı olarak değerlendirmekte ve halkın herhangi bir karar alma sürecinde herhangi bir dahiliyeti ve etkisinin olamayacağını ifade etmektedir çünkü bu siyasal alandaki etkinlik ve yetkinlik rollerinin yalnızca egemende bulunduğunu söylemektedir. Öte yandan, teoloji ile siyaset arasında kurduğu koşutsallık (paralellik) neticesinde egemenlik kavramını seküler anlamda tanrısal yetki olarak tanımlamaktadır.


Carl Schmitt’in liberal demokrasiye karşı takındığı muhalif tavır dönemin Almanya’sının içinde bulunduğu huzursuzluğun temeli olmasından kaynaklanmaktadır. Ek olarak, Schmitt devleti politik ekonominin hükümranlığından da kurtarmayı amaçlamakta ve Alman Ekolü Tarihçi Okul ekonomiyi, ulusal çıkarların faydası doğrultusunda geliştirilen bir araç olarak ele almaktadır. Alman filozof ortaya koyduğu egemen kavramının hukuk, ekonomi, din ve bireyden bağımsız ve üstün kimliğiyle somut yurttaş ve ulus devleti yaratma çabası içinde bulunmaktadır. Thomas Hobbes da Leviathan’daki modern-merkeziyetçi devlet yapılanmasının temellerini atarken egemenlik kavramının ulus devletlerdeki güçlü otorite yapısına dikkat çekmektedir.


Özetlemek gerekirse, Carl Schmitt, egemenliği tanımlama hususunda Max Weber’in otorite türlerinden Karizmatik Otorite kimlikli bir kavramlaştırma yapmayı seçmiş ve günümüz otoriter liderliklerine yönelik eleştirilerde adı sıkça geçen bir konuma sahip bulunmaktadır. Siyaset ve hukuk arasındaki ilişkiyi daha radikal olarak ele alan Alman filozof, bu ilişkide aralarındaki güçlü ilişkiyi ortaya koymuş ancak siyaseti ve egemenliği olağanüstü hallere karar verme ve gerekli gördüğü takdirde hukuku askıya alabilmesi yetilerinden dolayı daha üstün olarak konumlandırmaktadır. Buna ek olarak, devlet egemenliğini karar alma tekeli düsturuyla esaslandıran Schmitt, modern liberal kuramın yasal şiddet uygulama tekelini elinde bulunduran yapı tanımından ayrılmaktadır.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page